Tam 50 yıldır yeryüzünde adımlıyorum. Yarım asırdır bazen hızlı, bazen yorgun, bazen heyecanla, bazen de nereye gittiğimi bilmeden attığım milyonlarca adımın sonunda, kendime paha biçilemez bir doğum günü hediyesi vermeye karar verdim: Yola çıkmak ama bu kez sadece kendimle, tek başıma. 50. yaşımı kalabalık bir masada değil, Likya’nın binlerce yıllık taşlarına basarak kutlamak için Ovacık’tan ilk adımı attım. Sırtımda 20 kilo, içimde 50 yılın tortusu… O an anladım ki insanın kendine verebileceği en dürüst hediye, kendi sesini duyabileceği o sessiz patikaymış. Bu, sadece Ovacık’tan Karadere’ye uzanan bir rota değil; bir kadının yarım asırlık hayatının özgür, tek başına ve gerçek kutlamasının hikayesidir.
Geçen sene temmuz ayında Finike’ye taşındığımızdan beri aklım hep patikalarda. Likya Yolu’nu yürüdükten sonra Fatih’le iyice emin olmuştuk yaşamak istediğimiz şehrin Antalya olduğuna. Sonra da bir hayal olarak başlayan taşınma arzusu gerçeğe dönüştü ve Finikeliyiz artık. Burada yaşamak beni patikalara çok yaklaştırdı evet ama küçük bir sorunumuz hala var. Fatih hala çalışıyor. Bu nedenle her istediğimiz an yollara maalesef düşemiyoruz. Böyle olunca “kasabın kedisinin vitrindeki ciğeri seyrettiği” gibi ben de evimin tam arkasından geçen Likya Yolu’nda sırt çantası ile yürüyenleri seyredip iç geçiriyordum. Diyeceksiniz ki, ayağınızdan tutan mı var, hafta sonları çıkın yürüyün. Bir anlamda var. Fatih’in izinlerini iyi bir planlama ile harcamalıyız çünkü yaz için planlarımız var. Ve 1-2 günlük yürüyüşler de beni kesmiyor. Çölde susuz kalmış gibi susadım patikalarda olmaya, bir iki damla su bir işe yaramıyor. Benim patikaları kana kana içmem lazımdı.
İşte böyle duygularla bahar ayı geldi, yürüyüş sezonu açıldı. Bir yandan da bahar geldi, doğa patladı resmen, her yer rengarenk çiçeklerle bezendi. Su sadece ağaçlara yürümedi, benim bedenime ve ruhuma da su yürüdü bu bahar ve çiçek açmak istedim.

Fatih’e ilk kez doğum günümde Likya Yolu’nu yürümek istediğimi söylediğimde “İzin alayım, ben de geleyim” dedi. Ama biliyorum o izin bize sonraki planlarımız için lazım. Bunun üzerinde çok konuştuk. Sonunda “Ben kendim yapabilirim. kendimi riske atacak bir şey yapmayacağım, güven bana. Ayrıca buna ihtiyacım (bu ihtiyacın ne olduğunu aşağılarda bir yerde anlatacağım) da var.” dediğimde gönülsüz de olsa karşı durmadı bana. Teşekkür ederim sevgili eşim, her daim hep beni desteklediğin, hep yanımda olduğun için.
Pazar günü ben eşyalarımı hazırladım. Sonra arabayla Finike’den Fethiye’ye yola çıktık. Finike’den bir pastaneden 2 pasta mumu istedim, onlar pakete 3 tane koymuşlar. (neden 3 mumum olduğunu sonra anladım) Yolda mola verdiğimiz bir benzinlikte 2 topkek aldım.
Akşam üzeri Ovacık’ta kalacağım Aydede Camping’e geldik. Orada akşam yemeğinde menemen ve patates kızartması yedik. Ardından topkekin üstüne yanımda getirdiğim 3 mumdan birini diktim, yaktık ve doğum günü pastamı üfledim.

Mutluydum ama içimde bir burukluk yoktu desem yalan söylemiş olurum. Fatih’in eve dönecek olması, benim tek başıma bir yolculuğa çıkacak olmam şimdiden içime dokunmaya başladı. Fatih’e “Hadi geç olmadan çık artık yola. Yollar çok virajlı.” diyorum ama zihnim, “Hadi sen de dön onunla güvenli alanına.” diyor. Öyle oturduk bir süre. Neyse ki o da beni yolumdan alıkoymadı. Fatih dönüş yoluna çıktıktan sonra biraz tedirgin oldum, yalan yok. İlk kez tek başıma kamp yüklü yürüyeceğim. Bazı zorluklar olacak muhakkak. Hava bazı günler yağmurlu olacak, çantam biraz ağır oldu ve köpeklerden korkuyorum. Ben bunları düşünürken telefonuma Fatih’ten mesaj geldi: “Yeni yaşın sağlık, huzur ve mutluluk getirsin. Senin için çok güzel bir macera başlayacak, çok da güzel olacak. İyi ki göndermişsin gocam diyeceksin. Gecen güzel geçsin. Seni seviyorum.” O rahatlama ile çadırımda uykuya daldım.
30 Mart 2026 – OVACIK – FARALYA
Sabah 07.00’de uyandım. Gece birkaç kez uyandım. Ne yaşayacağım önümüzdeki günlerde bilmemenin heyecanı ve kaygısını taşıyorum içimde. Çay demledim, kahvaltımı yaptım biraz peynir, 2 bıldırcın yumurtası ve lavaş ile. Ardından çadırımı ve eşyalarımı toplayıp çantamı sırtıma alıp az ilerideki Likya Yolu başlangıç tabelasının oradan yola düştüm.

Bugün benim doğum günüm, tam 50 yaşına giriyorum. Bazen bunu sesli ifade ettiğimde inanamıyorum. Tam 50 yıldır yeryüzünde adımlıyorum. 50 yıl çok uzun bir zaman. Muhtemelen ömrümün üçte ikisini tamamladım. Yani sağlıkla bir 25, 30 yıl daha yaşarım diye düşünüyorum, diye de dua ediyorum. Dilerim öyle olur.
İnsanın yaşlandığını kabul etmesi zormuş. En azından benim için öyle oldu. 50. yaş günüm yaklaşırken moralim bozuldu, bir süre içime kapandım, depresif zamanlar geçirdim. “50 yaş ne ki” diyenler olacaktır elbet. Ama benim için sanki gençlikle vedalaşma gibiydi. Gençliğimin yasını tuttum bir zaman, yasın ardından kabullenme sürecine geçtim. Hala orada bir yerdeyim. Bir yandan da oğlum artık 19 yaşında ve üniversitede. Ayrı evi, ayrı bir hayatı var. Bir yandan da kolumu, vücudumun bir parçasını yitirmiş gibi hissediyorum. Onun bağımsızlaşması sanki benim azalmam gibi. İşte Fatih’e ‘Buna ihtiyacım var’ derken kastettiğim tam da buydu: Eksilen yanlarımı başkalarıyla değil, kendi başıma, yolda tamamlamak. Kendi dengemi bulmam lazımdı; bunun için de yolda olmam ve kendi sesimi duyabileceğim bir yalnızlığa ihtiyacım vardı. Benim için, patikalar dünyayı anlamlandırmanın bir yolu sanırım.
Bu duyguların içinde kendimi bırakmış süzülürken bu sene kendime güzel bir doğum günü hediyesi vermek istedim. Kendime hediyem, yola çıkmak oldu.
Bu düşüncelerle doğum günümün ilk saatlerinde adımlamaya başladım. En sevdiğim yerdeyim, yoldayım. Üstelik Likya Yolu’ndayım. Burayı çok seviyorum. Bu yolculuk kaç gün sürer bilmiyorum. Nasıl bir yol izlerim onu da bilmiyorum.
Patikadan yavaşça yükseldim, birkaç kilometre sonra Ölüdeniz ayaklarımın altına serildi. O harika manzarayı izlemek ve biraz soluklanmak için mola verdim. Henüz kimseyle karşılaşmadım. “İyi ki çıkmışım bu yola, iyi ki” diyorum kendime. Çok güzel hissediyorum. Çok güzel bir patikadan yürüyorum. Şöyle arkamda da Ölüdeniz manzarası. Oh, mis gibi. Kuşlar cıvıldıyor. Dün gece yağmur yağdı, toprak kokuyor. Pırıl pırıl bir gün. Harika gerçekten.

Yavaş yavaş adımlıyorum. İtiraf ediyorum, beni zorlayan bir şey var. Çantam. Yola çıkmadan önce evde tarttım, 18 kiloydu. 2 litre de su aldım yanıma, çantam 20 kilo oldu. Bu beni epey bir zorlayacak ama buna da alışırım gibi geliyor. Bir yandan da yiyecekleri tükettikçe azalır ağırlığı diye kendimi avutuyorum.

Az önce bir Rus çiftle karşılaştım. 9,10 yaşlarındaki iki çocuklarıyla yürüyorlardı. Çocukların sırtında bile kendilerine göre oldukça büyük çantaları vardı. Çok güzel görünüyorlardı. Yıllardır yürürüm hiç böyle çocuklarıyla yürüyen Türkler görmedim. Ben oğlumu birkaç kez götürdüm ama genelde gruplarla gitmiştik, Likya Yolu’nda, Kaçkarlarda yürümüştük küçükken ama cesaret edemezdim sanırım böyle bir yolculuğa o yıllarda. Şimdiki aklım olsa alır oğlumu düşerdim patikalara. Ama 16 yaşındayken Likya Yolu’nun Kaş-Demre arasını yürüdük kamp yüklü oğlumla. İyi ki yapmışım. Heybemde güzel anılar var.

Bugünkü rotanın ortalarında yolun kenarında bir işletme var, Likya’da kahvaltı. Burada mola verdim. Likya Yolu’nun en sevdiğim kısmına geldim. Otlu peynirli gözleme…

Sipariş ettiğim gözlemeyi yerken üç Rus kadın geldi. Sipariş ettikleri gözlemeler gelince bir anda “happy birthday” sesleri yükseldi. Meğer bugün aralarından birinin de doğum günüymüş. Ben de çantamdan top kekimi ve pastanedeki çalışanın fazla vermesi sonucu yanımda olan 2 mumu çıkardım. “Bugün benim de doğum günüm. Haydi beraber kutlayalım” dedim. Ve o anda anladım meğer diğer mumu Rus yürüyüşçü Margarita için onca yol taşımışım. Margarita da 46 yaşına girmiş bugün. “It is the best birthday” dedi Margarita. Sonra birbirimizi tebrik ettik ve ben tekrar yola düştüm.

Çok güzel bir orman yoluna girdim. Buradan böyle sessiz sessiz sakin sakin kuş seslerini dinleyerek yürüdüm. Faralya’ya yaklaşırken yanımdan iki at geçti. Biriyle göz göze geldim. Atları çok seviyorum ama büyüklükleri beni ürkütüyor, korktum biraz. Ama yine de atla göz göze geldiğim o an inanılmazdı, tam gözümün içine baktı. Teşekkürler bu an için.

Ovacık’tan çıktıktan sonra yaklaşık 7 saatte 13 km yol aldım, 750 metre kadar da irtifa kazandım ve çok yorulmuş bir halde, ayaklarım yan yan giderken Faralya’ya ulaştım. Kelebekler Vadisi’nin üstündeki kamp yerine ulaştığımda kimsenin olmadığına şaşırdım. Ama sonra fark ettim ki erken gelmişim. Kendimle gurur duydum tam bu noktada, “Aferin kız” dedim kendime, “Başardın işte.”
Çantamı yere koyup, botlarımı çıkardım, terliklerimi giyip buz gibi suyla ellerimi, yüzümü ve ayaklarımı yıkadım ve bir nebze rahatladım. Ama hala yere basarken tabanlarım acıyor. Bugün çantamın ayarlarını da iyi yapamadım sanırım çünkü belimde ve omuzlarımda ağrı oldu. Yarın onu düzeltmem lazım.

Kendime manzaralı güzel bir yer bulup çadırımı kurdum. Akşam yemeği için hazırlık yaparken yolda karşılaştığım insanlar gelmeye başladı kamp yerine. Akşam yemeğinde makarna ve tavuk yedim. Ardından da bir çay demledim kendime, bence ben bunu hak ettim. O harika gün batımını izlerken kamp yerindeki diğer yürüyüşçüler ile biraz sohbet ettim. Herkesin başka bir hikayesi var yolda olmak ile ilgili ama hepsinde ortak olan tek bir şey var. Yolda, doğada olmanın getirdiği o huzur, mutluluk ve dinginlik.
İçim neşe ve coşku dolu olarak çadırımda uykuya dalıyorum.
NOT: Faralya’daki ücretsiz kamp yerinin hemen arkasında bir aile yaşıyor. Ücret karşılığı tuvalet ve duşu kullanabilir ve telefonlarınızı şarj edebilirsiniz.

31 MART 2026 – FARALYA – ALINCA
Sabah 7’de kalktım. Kahvaltıda peynir ve lavaşın yanına makarna da yedim, belki biraz ağırlık azalır diye. 250 gram 250 gramdır. 08.30’ta yola çıktım. Yürüyüşçülerin çoğu Faralya’dan sonra Kabak koyuna geçiyor. Ben Kabak’a inmeden, üstteki yoldan Alınca’ya devam edeceğim. Bugün beni bekleyen zorlu yolu, Alınca yokuşunu düşünerek adımlamaya başladım. Çantam ağır, makarna pek bir şey eksiltmemiş. Fatih’i andım çantamı sırtımda düzeltirken, “Bu kadar çok alma” demişti, dinlemedim. Ah inatçı Fatma, ah. Neyse ki bugün daha iyi yaptım çantanın ayarlarını. Belimdeki ve omuzlarımdaki ağrı büyük oranda azaldı.

Kabak koyunu seyrederek yürürken tarih boyunca yürüyen insanları düşünmeye başladım. Çoğu filozofun yürüdüğünü biliyor muydunuz? Nietzsche, Rousseau, Kant ve pek çoğu, uzun yürüyüşlere çıkarmış. En büyük günahın yerinden hiç kıpırdamamak, düşünceyi ileriye taşıyan şeyin ise tırmanan bir beden olduğunu ifade eden Nietzsche, “Açık havada yürürken doğmayan hiçbir düşünceye güvenmemeli.” demiş. Rousseau ise doğada yaptığı yürüyüşlerde kendine dönermiş, “İnsan kendini yeniden sevmeyi öğrenmek için uzun bir yol yürümelidir. Yürümek insanı toplumun yapaylığından uzaklaştırır.” diye anlatır yürümeye bakış açısını.
Yürümek için lazım olan ise sadece bir çift bacak. Gerçi ben bacakları olmadan bile yürüyen, dağların zirvelerine çıkan insanlar gördüm. Belki de lazım olan tek şey o arzudur. Bir patikada yürüyüşe başlıyorsunuz. Bazen patikalar değişiyor. Bazen siz değişiyorsunuz. Bazen siz değiştiğiniz için yürüdüğünüz patikalar da değişiyor. Yürümek dünyayı değiştirmez ama kesinlikle sizi değiştirir. Bence de yürümek insanın zihnini çok berraklaştırıyor. Gerçekten insana çok şey katıyor. Hele doğada yürümek muhteşem.

İşte böyle her yürüyüp hem düşünürken Alınca yokuşunu çıkmaya başladım. Yükseldikçe çantam ağırlaştı. Ayaklardan derman tükendi. Zor bela kendimi tepeye kadar attım. Çantamı indirip bir soluklandım. Bu noktada çay ve içecek satan bir karı koca vardı. Bu parkurda yol arkadaşlığı yaptığım 2 kişi ile soluklandık. Sonra çay içtik, ikram ettikleri atıştırmalıklardan yedim. Çay gerçekten çok lezzetliydi, ya da bu yorgunluğun üzerine bana öyle geldi. Doyamadım çaya, bir tane daha içtim. Serde Karadenizlilik var tabii. Orada dinlenirken Türk bir çift daha geldi. Onlar da yorgunluğumu görünce elektrolit (terle birlikte atılan elektrolitleri vücuda geri kazandıran içecek) verdiler. Onu da içtim. Çaydan mı, dinlenmeden mi yoksa elektrolitten mi bilmem gücüm yerine geldi ve yola devam ettim.
Alınca’da Likya Restaurant&Camping’e (Bayram’ın yeri) ulaştığımda saat 15.30’du. Harika bir manzaraya karşı çadırımı kurdum. Yanımdakileri tüketerek akşam yemeğimi yedim. Güneşin batışını izledikten sonra yolda tanıştığım Alman anne-kızla şöminenin başında bir süre sohbet ettik. Kızı 19 yaşındaymış, beraber sürekli böyle yürüyüşlere çıkıyorlarmış. Harikalar gerçekten.

Gece inanılmaz rüzgar vardı. Uyku tulumum çok iyi olmasına rağmen bir türlü ısınamadım, ısınamadığım için de uyuyamadım. Sıcak su doldurduğum su şişemi iyice kapatarak uyku tulumumun içine ayaklarımın yanına koydum ve kendimi uykunun rahat kollarına bıraktım.

1 NİSAN 2026 – ALINCA – SİDYMA ANTİK KENTİ (DODURGA KÖYÜ)
Gece çok şiddetli rüzgar vardı, “iyi ki çadırın iplerini bağlamışım” diye düşündüm rüzgar sesine uyandığımda. Uyku tulumunun içine koyduğum sıcak su şişesi beni sabaha kadar sıcak tuttu.
Sabah 07.00’de uyandım, arkadaşlarla beraber kahvaltı yaptık ve çadırımı toplayıp tükenen yemeklerden sonra azıcık hafifleyen çantamı yüklenip yola çıktım. Bugün sanırım vücudum çantanın ağırlığına da yola da alıştı, daha rahat ilerliyorum. Alınca’dan sonra patika ikiye ayrılıyor. Biri Ge köyüne diğeri ise Sidyma Antik Kenti’ne gidiyor. Her iki yol da Bel köyüne gelmeden birleşiyor. Bu rotayı ilk kez yürüyorum. İlk kez 3 yıl önce Likya Yolu’nu yürüdüğümde Ge köyüne giden alttaki rotayı izlemiştim. BU kez rotayı Sidyma Antik Kenti’ne doğru çevirdim.

Bu rotayı seçerseniz, Alınca’dan sonra rota bir süre aşağı doğru gidiyor, sağınızda çok güzel bir deniz manzarasını, Cennet koyunu izleyerek ilerleyeceksiniz. Ardından güzel bir ormada patikayı takip edeceksiniz. Boğaziçi köyünü geçtikten sonra hafifçe çiçekler arasında tırmanıp Sidyma Antik Kenti’ne ulaşacaksınız.

Bu patikada yürürken kuşların cıvıltısına kulak vermeyi, ormanı koklamayı unutmayın. Bu rotadaki bir diğer güzel şey ise rengarenk çiçekler. Bahar her yerden bağırıyor, “ben buradayım, beni gör” diye. Kafanızı nereye çevirseniz çiçek.

Burada aklıma Yaşar Kemal’in kitaplarında kullanmayı pek sevdiği kelime geliyor, “menevişlenmek.” Doğa betimlemelerinde bu kelimeyi çok kullanıyordu, doğanın canlılığını ve hareketini anlatmak için. İşte ben de bugün çiçeklere, denize bakınca menevişlendiklerini gördüm.
“Her yan çiçeğe kesmişti. Papatyalar, gelincikler, mor binbir delik otları, sarı kantaronlar… Dağ taş, uçsuz bucaksız ova, bütün ada binbir çiçekteydi. Rüzgar estikçe bu çiçek denizi bir uçtan bir uca dalgalanıyor, güneş vurdukça renkler menevişleniyordu. Her bir çiçekten bir buğu kalkıyor, toprağın kokusu göğe ağmalamış gidiyordu.” Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2
İşte tam da böyle, Yaşar Kemal’in romanlarından fırlamış bir gündü.

Bu yürüyüşün bir antik kentte bitmesi, Likya antik kentinde bitmesi benim için ayrıca muhteşemdi. Sidyma Antik Kenti’nin girişindeki lahit mezarlar bana “hedefe ulaştın” dedi. Bugün 12 km yürüdüm yaklaşık. Saat 09.00’da başladığım yürüyüşüm 15.30’da Dodurga muhtarının evinde sona erdi.
Muhtar Rasih Mete’nin 2 adet bungalovu var ama ikisi de doluydu. “Evinizde bana vereceğiniz bir oda var mı?” diye sorunca, sağolsun, bana kuzineli odalarını verdiler. Bugün çadırda kalmayacağım çünkü gece çok büyük bir fırtına bekleniyor. Ayrıca günlerdir duş almadım. İyi bir duşa ihtiyacım var.
Akşam yemeği için yürüyüşçü arkadaşlarla bir araya geldik. Muhtarın eşinin yaptığı çeşit çeşit yemekleri balkonda değil de kuzinenin olduğu “benim” odamda yedik çünkü beklenen yağmur başladı.

Yemekten sonra yağmur ara verip güneş yüzünü gösterince çıkıp biraz antik kenti gezdim. Burada Dodurga köyü ile antik kent iç içe geçmiş.

SİDYMA ANTİK KENTİ:
Muğla Seydikemer’in Dodurga köyüyle iç içe yaşayan Sidyma, kökleri MÖ 1. yüzyıla dayanan bir Roma ve Bizans yerleşimidir. Kentin sembolü olan “güvercin yuvası” tipi kaya mezarları ve anıtsal kral lahitleri günümüzde hâlâ köyün silüetini oluşturur. İmparator Claudius dönemine ait Stoa ve Artemis Tapınağı kentin en önemli mimari yapılarıdır. Sidyma’nın tarihindeki en etkileyici detay ise sıradan bir askerken burada uyuduğu sırada bir kartalın kanatlarıyla kendisine gölge yaparak imparatorluğunu müjdelediği rivayet edilen Marcian’ın efsanesidir. Marcian yıllar sonra tahta geçtiğinde, bu küçük Likya kentine olan vefa borcunu oradaki dostlarını en yüksek makamlara getirerek ödemiştir.
Hava karardı, yağmur tekrar başladı. Ben kuzinede yanan odunların tavana vuran ışığını izlerken bir yandan da fırtınayı dinliyorum. İyi ki çadırda kalmamışım bu gece. Bir yandan da keyfim çok yerinde, çünkü çantanın ağırlığına da yola da adapte oldu vücudum. Artık yorgun değilim ve ağrılarım da yok. İyi ki yoldayım, iyi ki buradayım diye düşünerek uykuya bırakıyorum kendimi.

2 NİSAN 2026 – SİDYMA – BEL
Sanki dün fırtına kopmamış gibi pırıl pırıl güneşli bir güne uyandım. Şimdilik yağmur mesaisini güneşe bırakmış gibi görünüyor ama öğleden sonra yine yağmur görünüyor.

Kahvaltımı yaptıktan sonra saat 10.00’da Sidyma Antik Kenti’ne ve muhtar ile eşine veda edip yeniden görüşmek üzere sözleşip yola düştüm. Bugün 6 kilometrelik kısa bir yürüyüşüm olacak çünkü öğleden sonra ve gece şiddetli yağmur ve fırtına bekleniyor. Yağmurdan önce Bel’deki Fatma Pansiyona ulaşmak istiyorum.
Bugünkü yürüyüşün yarısı asfalttandı. Daha sonra bir patikaya girdim ama epey bir çalılıktı, az yürünen bir patika sanırım. Biraz sıkıntılı ama olsun. Neyse ki çalılık bölüm kısa sürdü, ardından muhteşem, koyunların yayıldığı bir düzlüğe geldim.
Bel’e 1,8 km kala için için yanan bir ağaçla karşılaştım. Beraber yürüdüğüm arkadaşlarla yanımızdaki suları ateşe döktük, toprak attık ama maalesef söndüremedik ağacı. Şükür ki gece yağmur yağmıştı ve yerler ıslaktı, yangın başka ağaçlara sıçramamıştı. Ben yangının yıldırım düşmesinden kaynaklandığını düşündüm önce ama maalesef öyle değilmiş.
Ne olur ne olmaz diye düşünüp 112’yi aradım, onlar beni Orman’a bağladılar. Konumumu mesaj olarak gönderdikten 10 dakika sonra 5 kişilik bir orman ekibi geldi. Ağacın yıldırım nedeniyle yanmadığını, yıldırım olsaydı spiral bir iz olacağını anlattılar. Muhtemelen bir kişi yakmış ağacı. Çok üzüldüm. Bir insan bir ağacı durduk yere nasıl yakar?

Ormancılar ağacı söndürmek için 4 tonluk bir arazözün yolda olduğunu söyleyince ben ağacı onlara emanet edip tekrar yola düştüm. Buradan ormancılarımıza sevgilerimi gönderiyorum.

Fatma Pansiyon’a ulaştığımda bilin bakalım ne oldu? Yağmur yağmadı, pırıl pırıl bir güneş açtı. Olsun yapacak bir şey yok. Bugün burada kalacağım çünkü bu gece yine şiddetli bir yağış bekleniyor. Şimdi bugün buradayım.
Pansiyonu işleten Fatma abla ile 3 yıl önce ilk kez Likya Yolu’nu yürürken tanışmıştım. O bitmek bilmeyen enerjisi ile herkese yetişemeye çalışır Fatma abla. Bu akşam da çok kalabalık pansiyon. Odaların hepsi dolu olunca bana evinin odasında kalmamın mümkün olup olmadığını sordu. Benim için sıkıntı olmadığını söyledim. Temiz bir yataktan ve huzurdan başka bir şeye ihtiyacım yok şu anda. Onlara da sahibim, mutluyum.

Akşam yemeğini beklerken ortak salonda Kanada’dan Likya Yolu’nu yürümeye gelmiş bir çift ve tek başına yolculuk yapan bir Alman gençle tanıştım. Alman genç, elini tavlaya uzattı, satranç sanarak. Tavla olduğunu fark edince bana bilip bilmediğimi sordu. “Öğretmemi ister misin?” diye sorunca onun evet cevabıyla masaya oturduk. Neyse ki hızlı öğrenen zeki bir insandı ve hemen kaptı ama şunu fark ettim, ne çok kural varmış tavlada. Yine de tabii ki acımadım ve 3-0 yendim kendisini. 🙂
Kanada Florance ile de yaptıkları diğer yolculuklar ve Likya Yolu üzerine sohbet ettik. Florance ve eşi bir önceki gece Ge köyünde kalacak yer bulamamış ve fırtına sırasında çadırda çok zor bir gece geçirmişler. Çok yorgun ve uykusuz olduğunu anlattı. Ertesi gün arabayla Kınık’a geçmek istediklerini, orada 1-2 gün kaldıktan sonra yola devam edeceklerini söyledi. Onlara Kınık’a geçmek için araba ayarlamakta yardımcı oldum.
Yolda yeni insanlar tanımayı seviyorum. Sanırım patikalarda yürüyen insanları, dünyaya benzer pencerelerden baktığımız için kendime yakın buluyorum. 6 Türk yürüyüşçü de geldi pansiyona. Hep birlikte yemeğimizi yedik, soba başında sohbet ettik. Ardından odama çekildim, cama vuran yağmurun sesini dinleyerek uykuya daldım.
3 NİSAN 2026 – BEL – KARADERE
Sabah 07.30’da uyandım. Fatma ablanın hazırladığı harika kahvaltıyı yaptıktan sonra eşyalarımı toplayıp yola çıktım. Belceğiz’e kadar asfalttan yürüdüm.

O esnada birden hava kapandı ve ileriden yağmurun geldiğini izledim. Ama manzara inanılmazdı. Benim olduğum yerde gökyüzünü kapkara yağmur bulutları kaplamıştı ama ileride dağları pırıl pırıl bir güneş ısıtıyordu.
Aceleyle pançomu giydim ve önce yağmur ardından dolu başladı. Bugün de böyle bir gün olsun. Hayatımız hep güneşli günler olacak değil. Her şey zıttıyla var. Yağmur varsa güneş de var. Soğuk varsa sıcak da var. 15 dakika kadar yağan dolunun ardından yine güneş tüm haşmetiyle dağların üzerinde parıldamaya başladı.

Doğada olmayı çok özlemişim. Doğada olmanın ötesinde sanırım benim daha çok sevdiğim bir şey var. Yolda olmak. Evet. Doğada olmak çok güzel ama yolda olmak çok güzel benim için. O yol bir de doğada olursa muhteşem.
Belceğiz’in ardından yeniden patikaya girdim ve Gavurağılı inişine başladım. Yerler ıslak olduğu için taşların üzerinden dikkatimi patikaya vererek indim. İndikçe manzaram güzelleşti, deniz turkuaz bir renk aldı. Çantamı çıkarıp bir süre bu taşların üzerinde oturdum ve her gördüğümde bir kez daha hayran olduğum bu şöleni izledim. Bir kez daha bu anı yaşadığım için şükrettim, böylesine güzel topraklarda yaşadığım için şükrettim, buraya gelmek için yürüdüğüm tüm yollar için şükrettim.

Niye kamp yüklü yürüdüm? Niye 20 kilo çantayla yürüdüm?
Ben daha çok doğayı hissetmek istedim. Bu birinci neden. İkinci neden ekonomik, sonuçta pansiyonlar özellikle Faralya tarafında, Kabak tarafında çok pahalı. Böyle bir imkanım, tecrübem var, bunu da yapmak istedim. Üçüncü olarak da biraz da antrenman olsun istedim, biraz da kendimi tartmak istedim. Bu sınırlarımı görebilmek için bir zorlama haliydi benim için.
Gavurağılı’na indiğimde öğlen olmuştu ve yaklaşık 8-9 km kadar yürümüştüm. Fatih beni almaya gelecekti ama akşam burada olurdu. Gavurağılı’ndaki tesis de kapalıydı. Asfalttan Karadere’ye yürümeye karar verdim, birkaç km daha yolum vardı. Hiç sevmiyorum asfaltta yürümeyi ama yapacak bir şey yok. Yolda şiddetli yağmura yakalandım, pançomu giyip yürümeye devam ettim. Karadere’de daha önce de konakladığım Likya Garden Life’a geldim. Burada Fatih’i beklerken bir şeyler atıştırdım, Karadere sahilinde dolandım.

Orada oturuken Amerikalı Terry ve eşi Holly ile tanıştım. Terry’in 60. yaş günü için bu yolculuğa çıkmışlar. Rotanın tamamını yürümeyi planlıyorlardı. Finike’de görüşmek üzere sözleştik.
Fatih, beni almaya geldiğinde hiç yorgun değildim. Sanki yürümeye devam etsem dünyayı yürüyebilirmişim gibi hissediyordum. Bedenim çantamın ağırlığına da yola da uyum sağlamıştı sonunda. Ama ben artık bu maceranın sonuna gelmiştim.
Peki neden yola yalnız çıktım?
Yol boyunca en çok karşılaştığım soru buydu. Aslında cevabı çok basit: Çünkü bu benim kendime verdiğim bir özgürlük ilanıydı. Yıllarca yollarda tek başına yürüyen kadınlara imrenerek baktım; o sırt çantasının ağırlığıyla sadece yolu değil, kendi hayatını da tek başına göğüsleyen o kadınların cesareti beni hep büyüledi. Fatih’in iş durumunun uymaması sadece bir vesile oldu; aslında ben bu yolculuğu ertelemekten vazgeçtiğim an, o patika benim için açılmıştı.

“Güvenli mi?” diye soranlara gülümseyerek şunu söyleyebilirim: Likya Yolu, her 5-10 kilometrede bir karşınıza çıkan köyleri, pansiyonları ve dünyanın dört bir yanından gelen yol arkadaşlarıyla aslında kocaman, güvenli bir ev gibi. Evet, yola yalnız çıktım ama bu hiç tek başıma olduğum anlamına gelmiyordu. Bazı bölümleri tek başıma yürüdüm gerçekten ama çoğu etap çok kalabalıktı. Bazı günler yolda tanıştığım yürüyüşçüler ile yol arkadaşlığı yaptık. Çok da keyifli oldu. Yolda olan insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Onlarla sohbet etmeyi çok seviyorum. Umarım onlar da beni sevmiştir.
Bu yalnızlık aslında bir tür meydan okumaydı ama başkalarına ya da dünyaya değil, tamamen kendime. Belki de dünyaya meydan okumam. Belki de bir var olma şekli.
İçimdeki o Zeyna ve She-Ra hayranı küçük kızın sesini duymak, sınırlarımı tartmak, “Hala yapabiliyorum” diyebilmek içindi. Bir tarafını burkma ya da düşme riskine karşı daha dikkatli adımlar atarken, aslında hayata karşı ne kadar uyanık ve diri olduğumu fark ettim. Kendi dengemi bulmak için kendi sessizliğime ihtiyacım vardı.

Ancak küçük bir not düşmeden de geçemeyeceğim: Bu bir cesaret işi olduğu kadar, bir tecrübe işi. Doğanın kendi kuralları var ve hazırlıksız yakalanmayı sevmez. Ben bu yolu, heybemdeki yılların tecrübesine ve hazırlığıma güvenerek, kendimi aşmak için yürüdüm. Çünkü biliyorum ki; yürümek dünyayı değiştirmese de insanı değiştirmeye yetiyor.
Denemeyi, sınırları zorlamayı seviyorum. Kendimi aşmayı seviyorum. Derdim başkalarını aşmak değil, kendimi aşmak. O yüzden yolda olmayı seviyorum.
Ama burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Ben yine de kimseye gerekli hazırlığı, tecrübesi ve bilgisi olmadan tek başına bir yolculuğa çıkmayı önermem. Doğada olmak her zaman belirli riskler barındırır. Bunu unutmadan hareket etmek lazım.
Yeni yolculuklarda görüşmek üzere…
| NOTLAR: * Rotayı Wikiloc programı üzerinde Altuğ Şenel’in kayıtlı rotaları üzerinden takip ettim. Rotadaki kırmızı-beyaz işaretler her zaman yeterli olmuyor ve bazıları neredeyse silinmiş, görmek zor oluyor. * Kamp yeri ücretleri 500-600 TL, pansiyon ücretleri ise 1500-2500 TL idi benim yürüdüğüm dönemde. Güncel fiyatlar için işletmeleri arayınız. * Ben tek başıma vahşi kamp yapmıyorum, kamp yerlerinde kalmayı tercih ediyorum. Ama birden fazla kişiyseniz kamp yapabileceğiniz pek çok nokta var rota üzerinde. * Her zaman yanınızda en az 1,5-2 litre su olsun. Bazı zamanlarda özellikle ihtiyacınız 3-4 litreye kadar çıkabilir. Yola çıkmadan nerede su takviyesi yapabileceğinize dair araştırmanızı iyi yapın. Su önemli. * Bu etapta her noktada pansiyonlar var ama bu her rota için geçerli değil, bazı yerleri sadece çadırla geçebilirsiniz. * Yürürken doğayı dinleyin, izleyin, tadını çıkarın. |

| ÇANTAMDA NELER VARDI? |
| – yedek kıyafetler (1 pantolon, 2 tişört, çorap, çamaşır, vs) – panço – teknik ceket – softshell ceket – içlik – ekipman (GoPro 12 ve 3 batarya, Dji Mini 3 Pro ve 3 batarya, 20 binlik powerbank, fotoğraf makinesi) – 5 günlük kahvaltı ve yemek, atıştırmalıklar – 2 litre su – terlik – kişisel hijyen malzemeleri ve ilaçlar – tüp, ocak, çaydanlık, bardak, çakı, çakmak vs. – kafa lambası – çadır, uyku tulumu, şişme mat – 2 adet baton |


Bir Cevap Yazın