“Ben, bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde; kişinin tecrübe edeceği şey, nihayetinde hep kendidir.”
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt
Bir gün bir şey yaşarsınız, o günden sonra başka bir insan olursunuz. Bazen o yaşadığınız şey muhteşem bir hediyedir, bazen ise bir felaket, bazen de bir deneyimdir. İşte ben de bir seyahate çıktım, o gün bugündür başka bir insan oldum. Değişmedim, dönüştüm; yani tümüyle değişip başkalaştım.

Beni böylesine etkileyen o yolculuğum Kırgızistan’aydı. Tanrı Dağlarında 1 hafta kamp yüklü yürüdük. Böyle yazınca çok kolaymış gibi göründü, o zaman hadi biraz açayım burayı. Benim sırt çantam 20, Fatih’inki ise 25 kilodan fazlaydı. 1 hafta boyunca günde ortalama 15 km yol katettik, ortalama 1.000 metre yükseldik. Bu sürede 2 kez yaklaşık 4.000 metrelik geçit aştık. Birçok kez yağmur ve dolu, bir kez de kar yağdı; hava bazen çok sıcaktı, bazen buz gibiydi. Çok yorulduk, irtifanın çarptığı gün de oldu ama tüm bunlara değerdi çünkü bu gözler muhteşem manzaralar gördü, ayaklarım düşler diyarına bastı, bu kollar harika Kırgızlara sarıldı. Çok naif, güzel kalpli her gün daha da özlediğim Kırgızlarla tanıştım. Sizi çok sevdim.
Kırgızistan’ın dağlarının yanı sıra Bişkek ve çevresinde geçirdiğim 2 haftanın ardından evime, Ankara’ya döndüm ama ruhum sanırım orada kaldı. Bunu gerçekten hissediyorum çünkü o dağlara, vadilere, o insanlara dönmek için içimde bastıramadığım bir arzu var. Ayrıca her gece rüyalarımda yine o dağlarda, o vadilerde yürüyorum. Gelecek yaz dilerim yine kavuşacağız düşler diyarım ile…

NASIL HAZIRLANDIK?
Ben Kırgızistan’a ilk kez gidecektim ama eşim Fatih daha önce defalarca Kırgızistan’a seyahat etmişti, dağlarında yürümüştü bu güzel ülkenin. Bana dünyanın en güzel dağlarının Kırgızistan’da olduğunu anlatıyordu, hatta en büyük hayallerinden birinin Karakol kentine yerleşmek olduğunu söylemişti. Onun anlattıklarıyla kafamda bir Kırgızistan canlanmıştı ama inanın gördüğümde gözlerime inanamadım, hayal ettiğimin ötesinde bir cennet ile karşılaştım. Aralık ayında karar verdik bu seyahate ve biletlerimizi hemen aldık. THY’nin Ankara’dan Bişkek’e direkt uçuşu olması bizim için harikaydı. Daha sonra biletlerimiz AJet’e aktarıldı.
TURLA MI GİTTİK?
Biz turla gitmedik. Programın tamamını Fatih oluşturdu. Bizi Bişkek Havalimanı’ndan Jeti Oğuz’a ve Karakol’dan Bişkek’e götürecek minibüslerin yanı sıra Jeti Oğuz, Altın Araşan, Karakol ve Bişkek’te kalacağımız yurtları ve hostelleri ayarladı, rezervasyonları yaptı. Ayrıca Jeti Oğuz’dan Altın Araşan’a kamp yüklü yürüyeceğimiz rotayı hazırladı. Burada bir şeyi önemle vurgulamak istiyorum. Doğanın şakası ve telafisi yok. O yüzden eğer doğada kamp yüklü yürüyüş ve rotayı takip etme gibi becerileriniz yoksa lütfen bu seyahate tek başınıza çıkmayın. Bir tur firması ile gitmenizi öneririm. Bizim bildiğimiz tek firma ise Bars Turizm. (Instagram: @barstourism web: www.bars.kg ) Kendilerine bizim selamımızı söyleyebilirsiniz. Yardımcı olacaklardır. Kesinlikle işbirliği ya da reklam değil. Sadece bir tavsiye. Ayrıca tur firmasıyla bile gidecekseniz kondisyonunuzun iyi olduğundan emin olun ve öncesinde birkaç kez kamp yüklü yürüyüş yapmanız seyahatinizin keyifli geçmesine faydalı olacaktır.

VİZE GEREKİYOR MU?
Hayır, Kırgızistan’a gitmek için vizeye ihtiyacınız yok. Bordo pasaport ile giriş yapabilir ve 90 güne kadar bu ülkede kalabilirsiniz.
EN UYGUN ZAMAN?

Kırgızistan’da Tanrı Dağlarında kamp yüklü yürüyüş yapacaksanız 1 Temmuz ile 15 Eylül arasındaki bir tarihi seçmenizi öneririm. 1 Temmuz öncesinde ve 15 Eylül sonrasında geçitlerde çok kar bulunabilir ve hava soğuk olabilir. Bence en güzel tarih, karların eriyip her yerin çiçeklerle bezeli olduğu temmuz ayı olacaktır ama sonbahar da ayrı bir güzeldir diye düşünüyorum.
SIRT ÇANTAMIZDA NELER VAR?

- Çadır: En az 3 mevsim olması önemli. Yağmura ve rüzgara dayanıklı olması hayatınızı kolaylaştıracaktır. Bizimki bu seyahatte su aldı, biraz canımızı sıktı. Çadırda en önemli unsur bizim için ağırlığı. Bizim çadırımız 1,4 kg’dı.
- Uyku tulumu: Kış koşullarına uygun, az yer kaplayan, hafif bir uyku tulumu ideal olanı.
- Mat: Normal mat da kullanabilirsiniz ama şişme matlar konforunuzu artıracaktır.
- Kahvaltı ve akşam için yemekler ve atıştırmalıklar. Yemek konusunda da hafif olanları tercih etmelisiniz.
- Kamp tüpü, tencere, bardak ve kaşık.
- Kişisel kullandığınız ilaçlar.
- Kıyafet: Biz genelde 2 pantolon, 3 tişört, içlik, yeteri kadar iç çamaşırı ve çorap, polar, kaz tüyü mont, panço alıyoruz yanımıza. Uzun seyahatlerde kıyafetlerimizi yıkıyoruz çünkü her gün için bir pantolon ve tişört taşıyamayız, çok gereksiz bir yük olur.

KIRGIZİSTAN’DA YEMEK KÜLTÜRÜ
Kırgızistan’da kahvaltı kültürü yok. “Kahvaltıda ne yiyorsunuz?” diye Kırgız arkadaşıma sorduğumda bana “Akşamdan ne kaldıysa” cevabını vermişti. Biz şehirde olduğumuz zamanlarda sabahları samsa ve hoşan gibi tandırda pişen etli poğaçalar ile etli çorbalar tüketmiştik.
Akşamları ise yemeyi en sevdiğim yemek, Uygur mutfağından “kuru lagman” olmuştu. Ayrıca Kırgızistan’da et etinden yapılan “beşparmak” da çok meşhur bir yemek ama ben denemedim, o yüzden yorum yapamayacağım. Çok şaşırdığım bir şey söyleyeyim, Kırgızistan’da at eti inek etinden pahalı.
Kırgız mutfağında neredeyse bütün yemekler etli ve etleri çok lezzetli. Vejeteryan ve veganlar için yemek konusu biraz sıkıntı olabilir.
Evet, gelelim yol günlüğüme…
13 TEMMUZ 2024
BİŞKEK – JETİ OĞUZ
Dün gece 23.55’te uçağa bindik. Bişkek’te saatler 3 saat ileride. Yaklaşık 5 saat süren uçuşun ardından saat 08.00’de Bişkek’e indik. Biz biletleri THY’den almıştık ama bir süre sonra Ajet’e çevirdiler. Ajet ile yolculuk pek konforlu değildi, koltuklar rahatsızdı ve mesafeleri çok dardı. Üstelik Ajet’te su bile paraylaydı. İnternet sayfalarında şöyle bir açıklamaları var: “Eskiden AnadoluJet olarak bilinen AJet, ekonomik taşımacılığa odaklanan low cost türünde bir havayolu şirketi olarak konumlandırılmıştır ve standart uçuş paketinde ücretsiz uçak içi ikram sunmamaktadır.” Ama isyanım haklı, biz biletlerimizi THY’den almıştık.
Havalimanına iner inmez internet paketi olan telefon hattı aldık. Havalimanından bizi Kanatbek bey minibüsü ile aldı. Önce Bişkek şehir merkezine giderek eksiklerimizi tamamladık. Ardından bir şeyler yemek için restorana gittik. Çorbalarımızı, Kırgızların deyişiyle “çorpa”larımızı içip Bişkek’ten ayrıldık ve 72 km uzaklıktaki Tokmok kentine doğru minibüs ile yola çıktık. Yaklaşık 1,5 saat süren yolculuğun ardından Tokmok’un yakınlarındaki Balasagun’a ulaştık.

BALASAGUN: Kırgızistan’da Çu Nehri vadisinde Bişkek ile Issık Göl arasında yer alan Balasagun, Orta Asya’da kurulmuş ilk Türk İslam devleti olan ve 840-1212 yılları arasında hüküm süren Karahanlılara başkentlik yapmış. Bu antik kentte dikkati çeken eserler Burana Kulesi, balballar ve kurgan.İpek Yolu üzerinde bulunan Burana Kulesi, Karahanlılar döneminde hem minare hem de gözetleme kulesi olarak kullanılmış. 9. yüzyılda inşa edilen kulenin 45 metre olan yüksekliği, 15. yüzyıldaki deprem sonrası 25 metreye düşmüş. Bu tarihi alanda balbal adı verilen heykeller de bulunuyor. Muhtemelen onurlandırılan ölülerin anısına yapılan bu heykellerin elinde bir kase bulunuyor. Balballar, Türklerin eski atalarına saygıyla ilişkili taş anıtlar yerleştirme geleneğidir. Burada çok dikkati çeken bir şey var, balbalların bıyıkları. Düşünülenin aksine eski Türkler bıyıklarını aşağıya doğru değil yukarıya doğru tarıyorlarmış. O dönemde Çinlilerin bıyıkları aşağıya doğruymuş. :)))
Alandaki bir diğer dikkati çeken eser ise kurgan, yani yığma tepe şeklinde inşa edilen mezar yeri.
Balasagun’u görmeden yola devam etmeyin derim. Balasagun’dan ayrıldık ve 320 km uzaklıktaki Jeti Oğuz kentine yaklaşık 6 saat süren bir yolculukla ulaştık.
Jeti Oğuz, farklı şekillerde yazılıyor ve söyleniyor, Yedi Oğuz ya da Yedi Öküz olarak da biliniyor bu kent. Biz Jeti Oğuz’da durmadık ve yürüyüşümüze başlayacağımız nokta olan 16 km mesafedeki Kok Jaiyk vadisine (Kok, gök; Jaiyk ise nehirlerin tanrısı anlamına geliyor) devam ettik. Burada 2100 metre irtifadaki Golden Yurt’ta konakladık.

Golden Yurt isimli tesiste “yurt” ya da “boz üy” denilen çadırlar bulunuyor. Biz de bunlardan bir tane kiraladık. Çadırımızın içinde 5 adet yatak ve bir soba vardı. Akşam yemeğimizi tesisteki ortak alanda yedik. Menüde çorba ve kuru lagman vardı. Normalde ben farklı tatlara çok kolay uyum sağlayamam ama Kırgızistan’da yemekler, özellikle etler çok lezzetli.
Temmuz ayında olmamıza rağmen güneş batınca hava bayağı serinledi, yağmur da yağıyor. Artık uyku zamanı. Dilerim yarın güneşli bir güne uyanırız. Yoksa dağlarda işimiz pek kolay olmayacak.

BOZ ÜY (YURT) : Göçebe hayatın vazgeçilmezlerinden olan yurtlar, göçebe Türk toplulukları tarafından yerleşik hayata geçene kadar kullanılmış. Kolayca taşınabilen, yazın serin, kışın ise sıcak tutan bu çadırlar, artık Kırgızistan’da daha çok turistlik amaçlarla kullanılıyor. Boz üyün tepesinde bulunan “tündük”, uçsuz bucaksız evreni simgeliyor, ortada bulunan ve “oçok” adı verilen ocağın dumanı buradan göğe yükseliyor. Kırgızların en ağır beddualarından biri, “Ocağın sönsün, evin yıkılsın” anlamındaki “Tündügü tüşkür.” olması “tündük”ün Kırgızlar için önemini göstermektedir. Gece tündük keçeyle örtülür ve sabah erkenden açılır. Yeni evlenenler için Kırgızlarda “Onlar tündüklerini kurdular.” denilir. Bu kültür Kırgızlarda o kadar önemlidir ki bayraklarında bile tündük yer alıyor.
14 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 1. GÜNÜ
KÖK JAİYK YAYLASI – TELETİ KAMP YERİ
Pırıl pırıl parıldayan güneşli bir sabaha uyandık. Dünkü uzun araba yolculuğunda gerçekten yorulmuşuz. Kafamı yastığa koyduğum gibi uyumuşum. Erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık, çantalarımızı hazırladık ve muhteşem bir vadide, coşkuyla çağlayan bir nehrin kenarında, ulu ladin ağaçlarının arasında yürüyüşümüze başladık.

Yolda at çobanlarıyla ve çocuklarla karşılaştık. Kırgız çocukları o kadar duru bir güzelliğe sahip ki. O güzel çocuklardan birinin adı da Nurkız’dı. Yolumuza devam ettik. Yaklaşık 8 km yürüdükten sonra derme çatma bir çadırlara ulaştık. Mola verdiğimiz bu yerde bir kadın ve iki çocuğu vardı. Her yeri yeni pişmiş ekmek kokusu sarmıştı. 13 yaşındaki kız çocuğunun adı Aynezi, 5 yaşındaki erkek çocuğunun adı ise Aytengri’ymiş. Aytengri, ne güzel bir isim, “ay tanrısı” anlamına geliyor. Aynezi, bize annesinin pişirdiği pişiye benzeyen ekmekler getirdi. Aç değildik ama o sıcak ekmeklere tereyağı, kaymak ve reçel sürüp çayla yedik.

Aytengri bir yaman oğlan çocuğu, çok hareketli, zehir gibi zeki. Aytengri’nin dikkatini önce GoPro çekti, eline aldı ve hemen nasıl çalıştığını çözdü. Biraz kendince çekim yaptı. Ardından ben çekim yapmaya başlayınca dron ilgisini cezbetti. Dronu kullanmak istedi, ben biraz tutmasına izin verdim ama işim bitip de dronu kaldırdığımda ağlamaya başladı.
Ama nasıl bir ağlamak, gözyaşları sicim gibi yanaklarından akarken içini çeke çeke ağlıyor. Kimse gözyaşlarını durduramadı Aytengri’nin. Bir yandan annesi, bir yandan Fatih, bir yandan ben ikna etmeye çalıştık ama ne mümkün. Bu kez annesi de ağlamaya başladı, annesi ağlayınca peşinden de ben ağlamaya başladım. Üçümüz oturduk ağladık bir süre. Kendimi suçlu hissetmem için bir neden elbet yoktu ama yine de dolaylı da olsa benim yüzümden ağlıyordu, çok kötü oldum. Kafa lambalarımızdan birini Aytengri’ye hediye ettik. Dronu ona vermemizin mümkün olmadığını ama kafa lambası ile karanlıkta annesine yardım edebileceğini, bunun daha çok işine yarayacağını anlattık. Gözyaşları durmadı ama azaldı, en azından artık için için ağlamıyordu. Aytengri, Aynezi ve anneleri ile sarılıp vedalaşıp tekrar yola düştük. Kafasında kafa lambası, gözünden pıtırcık yaşlar akarken, minik kollarıyla boynuma sarılan o yaman delikanlıyı hiç unutmayacağım, biliyorum. Yanımızda oyuncak getirmediğimiz için çok üzüldük. Sana sözüm olsun Aytengri, yine geleceğim yanına ama bu kez elim boş gelmem. Aytengri’nin annesi, bize ayrılırken “Bahtınız çon (çok) olsun” dedi, senin de güzel anne.

Bugün yeşilin her tonunu barındıran vadi boyunca yaklaşık 15 km yürüdük ve yaklaşık 900 mt yükseldik. Vadinin sonuna ulaştığımız noktada çadırımızı kurduk.

Yarın zor bir gün olacak. 3.800 metredeki Teleti geçidini aşıp dağın öbür yüzündeki vadiye ineceğiz. Çorba ve makarnadan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Hava kararınca kendimizi uykunun kollarına bıraktık.
15 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 2. GÜNÜ
TELETİ KAMP YERİ – TELETİ GEÇİDİ – KARAKOL VADİSİ

Gece yarısı başlayan yağmur sabah da devam etti. Sabah 08.00’de kalkıp 09.00’da yola çıkmayı planlamıştık ama yağmur 09.30’da dindi. Hızlıca toparlanıp ancak saat 10.30’da yola çıkabildik.
Çadırımız alttan su almış. Fatih’in uyku tulumu da ıslanmış. Çadırı da ıslak ıslak topladık. Çok moralim bozuldu ama yapacak bir şey yok. Bu şekilde idare edeceğiz.
Kamp kurduğumuz yerden hemen yükselmeye başladık. Yükseldikçe dağlar ve manzara beni büyüledi. Kamp yerimiz 3.000 metredeydi, 3.650 metreye ulaştığımızda irtifadan etkilenmeye başladık. Yükseldikçe oksijen de azaldığı için nefes almakta zorlandık.

3800 metredeki Teleti Geçidi’nin hemen altında mola vermek zorunda kaldık çünkü irtifa nedeniyle bende yoğun bir baş ağrısı, Fatih’te ise mide bulantısı başladı. Biraz dinlendikten sonra devam ettik ve geçide ulaştık. Geçitte bizi deli esen bir rüzgar ve buz gibi bir hava karşıladı. Orada biraz dağları seyrettik ve çok oyalanmadan inişe geçtik. Geçitte yer yer kar ve buzlu alanlar bulunuyor, dikkatli olmakta fayda var.

Yürüyüşümüz boyunca gördüklerim beni çok etkiledi. Her şey o kadar büyük ki; ağaçlar kocaman, vadiler kocaman, nehirler kocaman, dağlar kocaman. Özellikle bu devasa dağlar karşısında kendimi çok önemsiz ve çaresiz hissettim. Ve bu önemsizlik ve çaresizlik duygusu beni çok rahatlattı. Böyle anlarda sanki bütün o hırslar, egolar yok oluyor, sadece doğa kalıyor geriye ve sen de artık o doğanın bir zerresi oluyorsun. Yani artık hiçsin ve önemsizsin ama artık daha büyük bir şeyin bir zerresisin.

İşte böyle düşüncelerle yürürken hava bir açtı, bir kapadı, bir yağdı. Yağmurda binbir renkli çiçekler arasında yol alırken bir anda güneş açtı ve iki gökkuşağı belirdi önümüzde. Biz o gökkuşaklarını altından yürüdük. O kadar büyülü bir andı ki.
Yol boyunca çok sayıda marmot gördük. Sincapgillerden olan bu kemirgen türü çok sevimli. Pıtır pıtır ortalıkta dolanan marmotların attıkları çığlıklar ise çok komik. Bu dağlarda leopar da yaşıyormuş ama hiç karşılaşmadık, bunun için de minnettarım ama zaten leoparlar kendini göstermezmiş insanlara.
İçinde bir derenin aktığı bir vadiden aşağı doğru yürümeye devam ettik. Ardından bir ladin ormanına girdik. Türkiye’de ortalama 2.000 metre rakımdan sonra ağaç yetişmiyor ama Kırgızistan’da 3.000 metrelerde Ladin ormanları var. Bu beni çok şaşırttı. Bu bölgelerdeki iklim koşulları ve nem oranı yüksek rakımlarda ağaçları büyümesine olanak tanıyor. Ormanda yerler çok ıslaktı ve patika çok dikti, düşe kalka indik. Fatih, kayalık bir alanda düştü ve elini kötü yaraladı. Rotanın bu bölümünde özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

Teleti geçidinden sonra yaklaşık 1300 metre inerek Karakol Vadisi’nde kamp kuracağımız alana saat 20.00’de ulaştık. Bugün toplamda 15 km yol katettik ama kazandığımız (800 mt) ve kaybettiğimiz (1.300 mt) irtifayı düşününce çok zorlu bir parkurdu.
Çadırımızı kurduk, çok yorgunuz. Yemek yiyip hemen uyuyacağız.
16 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 3. GÜNÜ
KARAKOL VADİSİ- KARAKOL BUZULU- KARAKOL VADİSİ
Bugün günlerden ne bilmiyorum, günlük tutmasam tarihten de haberim yok. 3 gündür telefonlar çekmiyor. Dünyada ne oluyor haberimiz yok. Bu durumdan pek şikayetçi değilim ama oğlum Deniz ile hiç konuşamadım, tek sıkıntım bu. Sanırım 3-4 gün daha telefonlar çekmeyecek.

Sabah günlük güneşlik, tertemiz, misler gibi bir havada erkenden uyandım. Gece yağmur da yağmadı. Fatih henüz uyuyor, onu uyandırmadan sessizce çadırdan çıktım, yan tarafımızda akan derede yüzümü yıkadım. Kamp tüpünde su kaynattım, demlediğim filtre kahveyi içerken güneşi ve rüzgarı tenimde hissederek kuşların şarkısını dinledim ve dağları seyrettim. Tamamıyla bana ait o anlarda çok huzur buluyorum.
Bu sabah Tanrı Dağları ile biraz sohbet ettim. Yok yok, hala aklım yerinde. 🙂 Dağ ile sohbet mi olurmuş demeyin. Gerçekten oluyor. Bir nevi meditasyon gibi, dua gibi.

Seyahatlerimde dağlarla konuşmayı seviyorum, ben anlatıyorum, onlar dinliyor. Sonra yüreğime bir ferahlık doluyor ki sormayın. Ağrı Dağı’nda çok yoğun duygular yaşamıştım mesela. İlk gittiğimde ben anlattıkça Ağrı Dağı’nın beni duyduğunu hissetmiştim. İkinci gittiğimde zirveye ulaşmıştım, zirveden inerken yine aynı hislerle dolmuştum ve gözyaşlarımı tutamamıştım ve Ağrı Dağı’ndan ağlaya ağlaya inmiştim.
Öyle işte, konuşuyorum ben dağlarla, onlar da beni duyuyor, biliyorum. Tanrı Dağlarına şükürlerimi, sevinçlerimi, korkularımı heyecanımı anlatıyorum. “İyileştir beni, ruhumu iyileştir, bedenimi iyileştir. Daha iyi bir insan olmama yardım et. Daha çok faydam olsun, insana, dağa, taşa, kurda ve kuşa.” diyorum.
Pek çok inançta dağların ruhu olduğuna inanılır. Sadece dağların değil ağaçların, nehirlerin, taşların ve bitkilerin de ruhları olduğu bile düşünülür. Hatta eski Türk inancına göre “dağ ruhları” insanlara iyilik eder, kötü ruhlardan korur, yol gösterir ama saygısızlık edenlere de ceza verir, hastalık gönderir. Altaylılar her dağı bir ruhun temsilcisi sayar, onlara kurbanlar keser, dualar ederdi.

Kamp kurduğumuz alanda çok sayıda çadır var. Dünyanın çok farklı ülkelerinden gelen çok sayıda doğasever buradaki vadilerde yürüyor ama Türkiye’den gelen hiç kimseye rastlamadık.
Bugün hiç acelemiz yok, Karakol Buzulu’na yürüyeceğiz ve kamp yerimize geri döneceğiz. Saat 10.00’a doğru Fatih de uyandı, beraber bıldırcın yumurtası, keş peyniri (kurut), lavaş, bal, çikolata ve çaydan oluşan mütevazı kahvaltımızı yaptık. Saat 11.00 civarında yola çıktık ve buzula doğru yaklaşık 8 km yürüdük, yolda marmotların yan sıra iki angut da gördük, pınarlardan su içtik, şişelerimizi doldurduk.
Karakol Buzulu’nu uzaktan gördük ama yaklaşmak pek mümkün olmadı. Yaklaşık 10 km daha yürümemiz gerekiyordu eteğine ulaşmak için ama hava birden kapandı, yağmur yağmaya, şimşekler çakmaya ve yıldırımlar düşmeye başladı. Hava böyle patlayınca geriye dönmeye karar verdik ve telefonları, elektronik aletleri kapattık güvenlik için.
Karakol Buzulu, bugüne kadar gördüğüm en büyük buzuldu. Devasa bir dağın tüm yüzeyi buzullarla kaplıydı. Karakol Buzulu, aslında Tanrı Dağlarının zirvelerinden biri olan Karakol Dağı’nın bir yüzünde bulunuyor. Karakol Dağı’nın rakımı, 5.216 metre.

BUZULLAR: Kutuplarda ve yüksek dağlarda bulunan buzullar dünya ekosistemi için oldukça önemli. Dünyanın günden güne ısınmasından dolayı milyon yıllar önce oluşmuş bu buzullar eriyerek küçülüyor. Araştırmalara göre buzulların erimesi dolayısıyla 2100 yılında deniz seviyesi 1 metre yükselecek.
Hızlı hareket ederek geldiğimiz yoldan dönerek kamp yerimize geldik. Ve sürpriz, güneş yüzünü gösterdi. Pırıl pırıl bir hava var yeniden. Sabah pantolonlarımızı yıkamıştım, biz yürüyüşe başlarken neredeyse kurumak üzereydiler ama tabii ki yağan yağmurla tekrar ıslanmışlar. Dilerim gece yağmur yağmaz da sabaha kadar kururlar. Fatih’in sadece 2 pantolonu var. İkincisinin de paçaları çamur içinde kaldı. Onun da paçalarını yıkadım, kurusun diye çadırın içine astım.
Yemeğimizi yedik, yarın yeni bir gün. Artık uyku vakti.
17 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 4. GÜNÜ
KARAKOL VADİSİ – SİROTA KAMP
Günaydınnnn… Bugün yine güneşli ama rüzgarlı bir güne uyandık. Rüzgar sayesinde kıyafetlerimizi ve çadırımızı kuruttuk. Kahvaltımızı yapıp eşyalarımızı topladık ve Karakol Vadisi’nde yürümeye başladık. Çoğu kişi parkura buradan başlıyor ve Ala Kol gölü gidiyor, oradan da Altın Araşan’a ulaşarak yürüyüşlerini tamamlıyor. Bizim gibi Jeti Oğuz’dan başlayan yürüyüşçü sayısı az. O nedenle bir anda patikalar kalabalıklaştı. Bu parkur, dünyanın en popüler yürüyüş rotaları arasında yer alıyor.

Karakol Vadisi, Kırgızistan’ın en önemli ve büyük vadilerinden biri. Yüksek dağların arasında bulunan bu yemyeşil geniş vadide büyük bir nehir coşkuyla akıyor. Vadinin kenarından başlayarak dağlara doğru ladin ormanları yükseliyor. Tertemiz bir havası var.

Vadiden aşağıya doğru yürüyünce yurtların bulunduğu büyük bir kamp yerinde mola verdik, “Karakol Base Camp”, burada bir çay içelim istedik. Kamp yerinin sahibi, bize hemen çayın yanına atıştırmalık bir şeyler de verdi. Kalkarken biz ücreti ödemek istedik ama o para almamak için çok ısrar etti, “Bir tugan (bir anadan doğma, kardeş)” dedi. Türkiye’den geldiğimizi ve misafirleri olduğumuzu söyledi. Uzun bir çaba sonrası ücreti ödedik. Üstüne bir de bize bir poşet verdi ayrılırken. Bize yolluk hazırlamış, içinde kayısı, ceviz vs vardı. Ben yine binbir türlü duyguyla yola düştüm.

Karakol Base Camp’tan ayrılınca biraz daha aşağıya yürüdük, ardından nehrin karşısına geçtik. Ardından ormandan yukarıya doğru yükselmeye başladık. Yolda at sürüsü ile karşılaştık. Ben çekim yapayım derken bir anda atların arasında kaldım, atlar da beni merak edip bana doğru yürümeye başlayınca bu kez kaçtım. Baya bir dik patikadan harika manzaralarla rengarenk çiçekler arasında ilerledik ve “Sirota Yurt Camp”a ulaştık. Biz, yanımızda çadırlarımız olduğu için tesiste durmadık ve biraz ilerisinde nehrin kenarında çadırlarımızı kurduk.

Bugün az yürüdük, yaklaşık 8 km ama 800 metre de yükseldik. Aslında Ala Kol’a kadar devam edebilirdik ama geç bir vakitte göle ulaşırdık. Biz ise yolun keyfini çıkarmak istedik. O nedenle bugün burada kamp kurduk. Böylece yarın erken bir saatte Ala Kol’a (Ala Göl) varacağız, çadırımızı kuracağız ve gölde daha çok zaman geçirebileceğiz. Hiç acelemiz yok.
Telefon hala çekmiyor, oğlumu özledim, sesini duysaydım iyiydi. Başka özlediğim birşey yok.
Artık dinlenme vakti, iyi geceler…
18 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 5. GÜNÜ
SİROTA KAMP – ALA KOL

Tanrı Dağları bizi çok güzel ağırlıyor, çok şanslıyız. Yine güneşli harika bir güne uyandık. Çadırımızı açtığımızda gördüğümüz manzara nefes kesiciydi. Kahvaltımızı yapıp çadırımızı toplayıp yola düştük. Yanında gecelediğimiz nehri takip eden patikadan yükselerek yürüdük. Yol üstünde, gölün hemen altında bir şelalenin kenarında mola verdik. Mola bitip de tekrar yürümeye başladığımızda hava yine kapandı, soğudu ve hafiften yağmur yağmaya başladı. Bu arada biz yükseldikçe ormandan çıktık, kayalık ve çarşaklı bir alanda yürümeye başladık.

Yerlerin ıslanmasıyla patika kayganlaştı, yürümek iyice zorlaştı. Attığımız her adımda, baton kullanmamıza rağmen o dik yokuşta kaydığımız için epeyce zorlandık. O esnada patikadan aşağıya inmeye çalışan iki genç İngiliz kadınla karşılaştık. Kıyafetleri ve özellikle ayakkabıları orada yürümek için hiç uygun değildi. Yürüyüş botları yerine spor ayakkabıları vardı. Kıyafetleri soğuk ve yağmurlu havaya uygun değildi, öyle ki o buz gibi havada şortla yürüyorlardı. Batonları da yoktu. İngiliz kadınlardan biri korkudan donup kalmıştı. Oturduğu yerden kalkamıyordu, titriyordu. Yanındaki arkadaşı da ne yapacağını bilemez şekilde etrafa bakıyordu. Fatih, benim kahraman kocam, sırt çantasını orada bıraktı, elinden tutarak ve ayaklarını nasıl ve nereye basması gerektiğini göstererek İngiliz kadını güvenli bir alana kadar indirdi. Burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum, doğanın şakası yok. Doğada her zaman uygun ekipman, kıyafet ve yeterli kondisyonla hareket etmelisiniz. Yeterli yiyeceğiniz ve suyunuz her zaman olmalı. Dağlarda hava her an değişebilir ve bir anda kış koşullarına dönüşebilir.

Saat 12.00’da 3 saatlik bir yürüyüşün ardından 3.500 metre rakımdaki Ala Kol’a ulaştık. Yaklaşık 10 km yürüdük ve 600 metre irtifa kazandık bugün de.
Turkuaz rengiyle dağların arasında tüm haşmetiyle uzanan Ala Kol’u tepeden gören bir yere çadırımızı kurduk. Gölün kenarında gezdik, manzaranın tadını çıkardık. O gün öğleden sonra boyunca hava sürekli değişti, hatta bir ara fındık büyüklüğünde dolu yağdı. 3500 metrelik irtifa, nefes alırken kendini çok hissettirdi.
ALA KOL: Batıdan doğuya doğru 2,8 km uzunlukta ve 500 mt genişliğindeki göl, eriyen buzullarla besleniyor. Gölden çıkan sular bir çağlayan oluşturuyor. Ekim ayından Mayıs ayına kadar donan gölün etrafı kayalık dağ sırtları ile çevrili. Ala Kol, Issık Göl havzasında bulunan 729 gölün en büyüğü. Çoğu zaman turkuaz olan gölün rengi, günün farklı saatlerinde ve farklı hava koşullarında değişiyor. Farklı koşullarda bazen mavinin farklı tonlarında bir gölle de karşılaşma ihtimaliniz var.

Ala Kol’un etrafında farklı firmaların kamp alanları var. Bunlardan biri de bizim çadırlarımızın hemen üstündeydi. Bu kamp yerine uğradık ve çorbaları olup olmadığını sorduk. Yanımızda yeterli yemeğimiz var elbette ama bizim canımız şöyle güzel bir Kırgız çorpası çekti.

Bu kamp yerini işleten Azat ve Aybek ile tanıştık ve bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenince “bir tugan” diyip bize sarıldılar. Akşam çorpa içmeye gittik çadırlarına. Et, erişte, patates ve havuçtan oluşan çorpa inanılmaz lezzetliydi. Hele o gölün kenarında o çorpayı içmek, dünyanın en lezzetli yemeği bu olsa gerek.
Yine Kırgızların misafirperliği burada da kendini gösterdi, indirim yapmak istediler bize. Zorla yine tam ücreti ödedik. Çayımızı içtik, sohbet ettik ve tekrar görüşmek dileğiyle çadırdan ayrıldık.
Yarın, 400 metre yükseleceğiz ve geçidi aşacağız, ardından hep ineceğiz. Yarın büyük ihtimalle bu macera sona erecek. Çok üzgünüm. Farklı duygular içindeyim, irtifanın da etkisi oluyordur mutlaka ama ben sanki paralel bir evrene geçmiş gibi hissediyorum. Telefonlar hala çekmiyor.
Gün battı, hava inanılmaz soğudu. Uyku tulumumu çok seviyorum, Marmot firmasına sevgilerimi gönderiyorum buradan. Sıcacık bir uykuya dalacağım birazdan. Yarın görüşmek üzere, tatlı rüyalar.
19 TEMMUZ 2024 – YÜRÜYÜŞÜN 6. GÜNÜ
ALA KOL – ALTIN ARAŞAN

Sabah erkenden 07.30’da güneşli ama soğuk bir güne uyandık. Çadırımızın kapısını açınca gördüğüm manzara muhteşem. Saatlerce aynı yerde kıpırdamadan durup Ala Kol’u seyretmeye devam edebilirim ama yola çıkmamız gerekiyor. Eşyalarımızı toparladıktan sonra gölün kenarından devam eden patikadan yürümeye başladık. Bastığım yere mi baksam, göklere doğru uzanan ulu dağlara mı baksam, yoksa güneşin ışıklarının turkuaz sularında dans ettiği göle mi baksam bilemeden her anı kalbimin hiç dokunulmamış yerlerine kazıyarak gölün kenarından yükselmeye başladık.

İlerledikçe gölün büyüklüğünü daha net anladım. Birkaç gün önce eteğine kadar yürüdüğümüz Karakol Dağı’nın diğer cephesini gördük. Biz geçide doğru yükselirken bir ara kar yağdı. Yaklaşık 4.000 rakımdaki Ala Kol geçide vardığımızda gölün neredeyse tamamını görebildik. Karakol Dağı’ndaki buzulların eteğinde kalp şeklinde ufak bir göl ve buzullardan akan suların oluşturduğu kıvrılarak akan bir nehir bulunuyor. Buradan Tanrı Dağlarını oluşturan sıra dağların karlı zirveleri de çok net görünüyor. Ala Kol gölü ve Tanrı Dağları bize izin verdi ve her anın tadını doyasıya çıkardık.

Geçitte etrafı seyrettiğimiz o an dünya dönmeyi bıraksaydı ve zaman dursaydı hiç şikayet etmezdik sanırım, öylece durup seyretmeye devam ederdik dağları. Ama zaman akıyor, hava soğudu, dağlarla vedalaşıp yokuş aşağı çarşaklı dik bir patikadan aşağıya indik. Vadiye ulaşınca yurtların bulunduğu 3 tesisten birinde mola verdik ve yine muhteşem bir çorpa içtik.

Ardından yemyeşil bir vadiden aşağıya doğru yürüyüşümüze devam ettik. Yolun sonuna doğru hava yeniden bozdu ve önce dolu, ardından yağmur yağmaya başladı ve hava buz kesti.

Yol üzerinde bulunan bir köprü birkaç gün önce yıkılmış. Bu nedenle dereden yürüyerek geçmek zorunda kaldım ve ayaklarım da ıslandı. Rüzgar da başlayınca çok üşüdüm. Yollarda kayganlaşınca birkaç kez de düştüm. 26 km’lik uzun ve zorlu bir yürüyüşün ardından Altın Araşan’a vardığımızda sırılsıklam ve çamur içindeydim.

Altın Araşan’da nehrin kenarında “NOMAD LIFE” adlı bir tesiste yurt kiraladık. Yurtta yorganın içine girdim ama tekrar ısınmam birkaç saatimi aldı. Telefon hala çekmiyordu. Kaldığımız tesisin yanındaki bir tesiste internet olduğunu söylediler. Oraya gidip ücret karşılığında internete bağlandım ve oğlumla konuştum sonunda, rahatladım.
Tanrı Dağlarındaki yürüyüşümüz burada sona erdi. Rüyada gibiyim. Düşer diyarında 6 gün geçirdik. Sırtımızdaki ağır çantalarla yürürken çok zorlandığımız günler de oldu ama her türlü zorluğa değecek harika bir rotayı tamamladık.

Akşam yemeğimizi tesiste yedik. Ardından gün batınca kendimi uykunun kollarına bıraktım.
20 TEMMUZ 2024
ALTIN ARAŞAN – KARAKOL

Bu sabah yine güneşli ama serin bir güne uyandık. Önce kahvaltımızı yaptık, ardından da 1 haftanın kirinden arınmak için “ıssık su”yun, yani kaplıcanın yolunu tuttuk. Kaldığımız tesisin sahibi, “sıcak suda yarım saatten fazla kalmamamız” konusunda ısrarla bizi uyardı. Yarım saatten fazla kalmak iyi değilmiş.

Yaklaşık 2600 metre rakımda bulunan Altın Araşan, sıcak suları yani kaplıcaları ile ünlü bir turizm merkezi. Burada çok sayıda tesis bulunuyor. Şifalı olduğuna inanılan sıcak suların kullanımı için çoğu derme çatma olan kabinler yer alıyor.
İçinde küçük havuzların ve duşların olduğu bu kabinleri ücret karşılığı kiralayabiliyorsunuz. Anahtarımızı alıp derme çatma bir kulübe olan, nehrin kıyısındaki kaplıcamıza gittik. Bir haftanın yorgunluğunu “ıssık su”da attık, misler gibi yıkandık.
Ardından biraz Altın Araşan’da dolaştık ve biraz yukarıda yer alan bir tesisten kımız satın aldık. Fatih’in çok sevdiği kımızı ben de ilk kez denedim. Kısrak sütünün fermente edilmesiyle elde edilen geleneksel içecek olan kımızın tadı, biraz ekşimiş kefir gibi ama çok daha yoğun. Ben, bu tadı pek de sevdim diyemem ama şifa niyetine içtim.

Bir sonraki durak olan Aksu’ya yürümemeye karar verdik çünkü o kadar dağlardan, vadilerden, muhteşem manzaralardan yürüdükten sonra bundan sonraki stabilize yollarda hatıralarımı kirletmek istemedim. Sanki muhteşem bir tatlı yemiştim ve o tadın damağımdan gitmesini isteniyordum.

Öğleden sonra eşyalarımızı toplayıp, kiraladığımız jip ile Aksu’ya ulaştık. Oradan kiraladığımız taksi ile Karakol kentine geldik. Karakol kentinde iki gece konaklayacağımız Sayak Hostel’e yerleştik. Kent merkezinde biraz dolaşıp yemek yedikten sonra hostele dönüp uyuduk.
21 TEMMUZ 2024
KARAKOL
Yine güzel pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Hostelin karşısındaki küçük dükkandan aldığımız sıcacık samsalarla kahvaltımızı yaptık.

Ardından şehir merkezindeki Dungan Camisi’ni gezdik. 20. yüzyılda klasik Çin mimarisiyle ve tamamı ahşaptan çivi bile çakılmadan inşa edilen bu cami, İbrağim Hacı Camisi olarak da adlandırılıyor. Cami, Çin’de 19. yüzyılın sonlarında yapılan zulümlere dayanamayarak göç etmek zorunda kalan Dungan halkının önderleri tarafından davet edilen Çin asıllı mimar Zhou-Su tarafından 3 yılda 1910’da inşa edilmiş. Rus Çarlığı yönetiminin inşasına izin verdiği 120 kişilik caminin yapımında bölgede yetişen ladin, karaağaç ve kavak ağaçları kullanılmış. Bu cami Kırgızistan’ın “çivisiz” inşa edilen tek camisi.

Daha sonra yine tamamı ahşaptan çivi kullanmadan inşa edilen bir diğer ibadethane olan “Rus Ortodoks Kilisesi”ni gezdik. Harap olan tuğla ibadethanenin yerine 1894-1895’te ahşaptan inşa edilen bu kilise zaman içinde geçirdiği yangın ve depremlerin ardından gerçekleştirilen onarımla varlığını sürdürüyor.

Rus mimarisinin baskın olduğu Karakol şehrinin sokaklarında dolaştıktan sonra Diyar ile buluştuk. Diyar, bizim Tanrı Dağları’nda yürürken tanıştığımız yakışıklı, gencecik bir Uygur delikanlısı. Diyar bizi yerel yemeklerin servis edildiği DASTORKON ETNO restorana götürdü ve harika bir akşam yemeği yedik. Yolunuz düşerse mutlaka bir akşam burada yemek yemenizi öneririm.
Yemeğimizin ardından hostele döndük, kapıda Diyar ile vedalaştık ama tekrar görüşmek için de sözleştik. Türkiye’ye gelecek ve bizim misafirimiz olacak. Diyar’a sarılınca sanki oğluma olan özlemim bir nebze dindi.
22 TEMMUZ 2024
KARAKOL – BİŞKEK
Sabah erkenden kalkıp, samsa (1 samsa 100 som) ve çay ile kahvaltımızı yapıp kiraladığımız minibüs ile Bişkek’e doğru yola çıktık.
Karakol kentine 135 km uzaklıkta bulunan ve Issık Göl’ün kenarında konumlanan Çolpon Ata’da mola verdik. Burada 42 hektar alanda kurulu Petroglif Açık Hava Müzesi’ni gezdik. Yaklaşık 4 bin yıl önce bu bölgede yaşayan insanların hayatlarını resmettikleri bu taşlara dokunmak çok farklı duygular hissettirdi.


PETROGLİF MÜZESİ: Açık hava müzesinde, 4 bin yıl öncesine tarihlenen, yaklaşık 5000 petroglif bulunuyor. Yeryüzünün en eski sanat eserleri olarak kabul edilen bu petrogliflerde (kaya yüzeyine çizilmiş resimler) hayvan ve avcı tasvirleri yer alıyor.Buraya küçük bir not bırakayım. Müzede satılan magnetler ve hediyelikler çok güzel ama çok pahalı. Aynı magnetleri vs. Bişkek’te Oş pazarından çok daha ucuza alabilirsiniz.
Müzeden ayrılarak yola devam ettik. Bir süre sonra tekrar mola verdik. Bu kez molamız Issık Göl’de yüzmek içindi. Gölün berrak sularında yüzmek çok keyifliydi.

ISSIK GÖL: Deniz seviyesinden 1606 mt yükseklikte konumlanan bu göl, Güney Amerika’daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölü. Karlarla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen suları hiçbir zaman donmayan bu göle “sıcak” anlamına gelen “Issık” Göl deniliyor.
Akşam saatlerinde Bişkek’e vardık ve Sakura Hostel’e yerleştik. Birkaç gün Bişkek’te vakit geçirdik. Bu sürede farklı ülkelerin mutfaklarını tatma fırsatı bulduk. Bişkek bu yönden oldukça zengin bir kent, dünya mutfaklarını çok uygun fiyata tadabileceğiniz çok güzel restoranlar var. Bunların arasında benim en beğendiklerim Uygur, Kırgız, Özbek ve Gürcü restoranları oldu.
Bişkek’te beni en çok etkileyen yer Ata Beyit Kompleksi’ydi. Ata Beyit, “Babaların Mezarlığı” anlamına geliyor.
ATA BEYİT ULUSAL TARİH VE ANIT KOMPLEKSİ: Bişkek’ten 30 km uzaklıktaki Çon-Taş köyünde bulunan komplekste, 1916 trajik olaylarının anısına dikilmiş olan Urkun Anıtı bulunuyor. 1916 yılında Ruslara karşı bir bağımsızlık mücadelesi veren Kırgız halkı çok ağır kayıplar yaşamış. Daha sonra Çarlık Rusya, bölgeye çok sayıda asker göndermiş, Kırgızları dağlara doğru göçe zorlamış ve o kış vakti incecik elbiselerle göçen yaklaşık 220 bin Kırgız dağlarda hayatını kaybetmiş. İşte bu anıt, hayatını kaybeden 220 bin kişi anısına yapılmış. Kompleksteki bir diğer önemli yapı ise eski bir tuğla fabrikası. 1937-1938 Stalin dönemi baskı rejiminin kurbanı olan, aralarında Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası Törekul Aytmatov’un da bulunduğu 137 aydın, 5-8 Kasım 1938’de kurşuna dizildikten sonra bu tuğla fabrikasında önce yakılmış, sonra da gömülmüş. Bu katliama şahit olan fabrikanın bekçisi, ölümüne yakın kızına anlatıyor ve kızı da 1990 yılında yetkililere haber veriyor. Böylece aydınların cenazelerine ulaşılıyor ve kemikleri yeniden toprağa veriliyor. Bu tuğla fabrikası ve konuyla ilgili belgelerin bulunduğu müze de ziyaret edilebiliyor. Komplekste ayrıca 14 Haziran 2008’de Ata-Beyit’te defnedilen büyük Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un anıt mezarı da bulunuyor.


OŞ PAZARI: Şehrin biraz dışında kurulan pazarla her türlü yiyecek, giyecek ve eşya satılıyor. Pazarın içinde et pazarı da bulunuyor. Pazardan farklı baharatlar, Özbek üzümü, badem ve yöresel hediyelikler almanızı tavsiye ederim. Şehir merkezinde alışveriş yapmadan önce Oş Pazarını gezmenizi öneririm çünkü burada yarı fiyatına bulabilirsiniz pek çok şeyi. Pazarı gezmeniz tüm gününüzü alabilir, o yüzden erken gitmenizi öneririm.

Bişkek’te gezdiğimiz ve mutlaka siz de görün diyeceğim diğer yerler ise şöyle:
- Ala Too meydanı
- Zafer Meydanı
- Devlet Tarih Müzesi
- Atatürk Parkı

Bu yazıyı, Cengiz Aytmatov’un şu sözleri ile bitirmek istiyorum: “İnsan için en zor olan, her gün insan kalabilmektir.”
Sağlıcakla kalın.


Mihriban altunay için bir cevap yazın Cevabı iptal et